Yapay zekâ günümüzde son yılların yükselen teknolojisi olarak görülse de, kökenleri sanılandan çok daha eskiye dayanıyor. İnsanlığın düşünen ve kendi kendine hareket edebilen makineler hayali, modern bilgisayarların ortaya çıkmasından yüzyıllar önce şekillenmeye başladı.
Bu fikrin ilk izleri Antik Yunan mitolojisinde görülüyor. Efsanelere göre bronzdan yapılan dev Talos, Girit Adası’nı koruyan ve kendi iradesiyle hareket eden bir varlık olarak anlatılıyor. Talos, mekanik bir zekâ fikrinin insan zihninde ne kadar erken dönemlerde filizlendiğinin simgesi olarak kabul ediliyor. Benzer şekilde Pygmalion’un canlanan heykeli Galatea da cansız maddeye hayat verme arzusunun mitolojik örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Orta Çağ’a gelindiğinde ise hayal gücü yerini mühendisliğe bırakmaya başladı. Doğu dünyasının önemli bilim insanlarından El Cezeri, su ve mekanik sistemlerle çalışan otomatlar geliştirerek programlanabilir makinelerin ilk örneklerini ortaya koydu. Belirli düzeneklerle çalışan bu makineler, günümüz algoritmalarının mekanik öncülleri olarak değerlendiriliyor.
Sanayi Devrimi sonrası dönemde matematik ve mantık ön plana çıktı. Ada Lovelace, makinelerin yalnızca hesaplama yapmakla kalmayıp farklı alanlarda da kullanılabileceğini savunarak bilgisayar programcılığının temellerini attı. Ardından Alan Turing, makinelerin düşünebilme ihtimalini tartışmaya açarak yapay zekânın teorik altyapısını oluşturdu ve bugün hâlâ kullanılan Turing Testi’ni geliştirdi.
Yapay zekâ kavramı, 1956 yılında düzenlenen Dartmouth Konferansı ile resmen bir bilim dalı hâline geldi. Bu toplantıdan sonra teknoloji hızla gelişerek satranç oynayan bilgisayarlardan günümüzde kullanılan gelişmiş yapay zekâ sistemlerine kadar uzanan bir dönüşüm yaşadı.
Bugün hayatın birçok alanında kullanılan yapay zekâ, yalnızca modern teknolojinin değil, binlerce yıllık bir insanlık hayalinin somutlaşmış hâli olarak değerlendiriliyor.





